Michael Bay filmlerinin bu zamana kadar biçim açısından hiç bir sorunu yoktu.Sorun içerik kısmındaydı (gerçi sadece çektiği o aksiyon sahneleriyle gönüllerimizi fethetmeyi başarmıştı).The Island bu açıdan Bayin altı en fazla doldurulmuş filmi.Totaliter yapıya karşı,özgürlükçü ve kapitalizme tokat niteliğinde sert.Gişede en az iş yapan filmi olması da büyük bir şanssızlık.Acaba o yüzden mi Michael Bay tam daha iyi bir yönetmen olmanın sinyallerini verirken geriye dönüp Transformersı çekti?
Doğrusu bu film hakkında vizyona girdiği dönemde çok konuşulmuştu. İzledikten sonra bu konuşmaların biraz abartı olduğunu gördüm. Kötü bir film değil. İyi bir aksiyon, hoş bir seyirlik. Ama abartıldığı kadar değil.
İnsanların ne giyeceğini ne yiyeceğini ne düşüneceğini söyliyen Fahrenheit 451 yada THX 1138 tarzı bir geleceği resmederek başladı film, sonra bir dönüşle buranın bir klon fabrikası olduğunu ve herşeyi sorgulayan Lincolnün sevdiği kadını kurtarması için girdiği mücadeleyi ve macerayı görüyoruzki ilk bir saati oldukça başarılıydı ama Michael Bayin artık klasikleşmiş içi boş ve abartılı aksiyon sahneleri birdolu klişenin eklenmesi ve akılalmaz durumlardan klonların kurtulmasıyla tüm ilk saatteki derinliği götürüyor.Klonların yaptığı saçma sapan bir plan ve kötü sonlada sıradan bir gişe filminden öteye gidemiyor film.
....Jerry Bruckheimer destekli filmleriyle son yillarin bol aksiyon yuklu, teknik anlamda birinci sinif ancak hikaye anlatma ve kalici olmak adina yerlerde surunen filmleriyle taninan Michael Bay'in Bruckheimer'siz ilk calismasi "The Island", yonetmenin esas cikisini saglayan "The Rock"tan beri cektigi en iyi film. Ilk 45 dakikasinda hikayeye girisi ve gorsel yapisiyla birinci sinif bir is cikaran Bay, sonrasinda filmini bol aksiyon yuklu bir kacis filmine donustururken, elindeki nimetlerden sonuna dek faydalanmasini biliyor her zamanki gibi. Cok sayida kamera kullanimiyla farkli acilardan cekilmis enfes goruntuleri, muzigiyle temposunu hic dusurmeyen takip sekanslari ve McGregor- Johannson ikilisinin de uyumlariyla seyircisine nefes aldirmadan cok keyifli dakikalar vaad ediyor. Ancak Bay'in sinemasina asinaysaniz, o araba takip sahnesinden ve daha bircok heyecanli sekanstan keyif alamayabilirsiniz. Cunku Bay bu bolumlerde daha once "Bad Boys 2' ve "The Rock"ta yaptiklarini bir adim daha one tasiyor, gelistiriyor ancak yeni birsey sunmuyor. Herseye ragmen cok temiz, tatmin edici bir film var karsimizda. Yakin zamanda bu kadar hizli bir film daha izleyemeyebilirsiniz, o yuzden kacirmamanizda fayda var...(6/10)
Film çıkış noktası itibariyle pek çok defa örneği yapılmış olsa da ( Matrix - Equlibrium - Dark City vb ) özelde klonlama konusuyla oldukça ilgi çekici.Ewan Mcgregor iyi bi performans ortaya koyuyor. Aksiyon işlerinin hit adamı Michael Bay ise gerçekten çok başarılı bir otoyol kovalama sahnesi çekmiş. Şahsım adına beyaperdede gördüğüm en iyi takip - kovalamaca sahnesi Matrix 2 deydi. Ama The Island tahtı devraldı. Filmin en başarısız yanı ise oldukça zayıf finali. Zaten bu finalle Ada ,kendi hayran kitlesi olan kült bir filme dönüşme şansını da ıskalıyor...
Keyif aldığım bir bilim-kurgu filmi oldu. Uzun zamandır bu tarzda bir film izlememiştim. Filmin konusunu yaratıcı buldum ama filmin sürati iyi değildi. Echo ve Delta'nın kaçışına kadar güzel gidiyordu film. Kaçış sahnesinden sonra dikkatimin başka yerlere dağıldığı oldu. Çoğu filmde olduğu gibi bu filmde de senaryonun ilerlemesini sağlamak için basitliklere, olmayacak olayların olmasını gözlemledim. Filmin konusuna bakacak olursak; Klonların yaşadığı bir tesiste başlıyor film. Klonlar kendilerinin klon olduklarını bilmiyor elbette ki. Bu tesisi yönetenler klonların hafızalarını oluşturmuşlar. Klonlar da hatırladıkları anıları gerçekte yaşadıklarını zannediyorlardır. Klonlara, gerçek hayattaki havanın çok kirlendiğini sadece "ada" denilen yerde hayatın var olduğunu söylüyorlar. O adayı da sadece şanslı olanlar kazanabiliyor. Ana karakterimiz Echo, yaşadığı yeri sorgulamaya başlayan bir klondur. Bu sorgulamalar onu yaşadığı tesisin kendisi için yasak olan yerlerine götürür. Yasak bölgede, adayı kazanan kişilerin adaya değil ölüme gittiğini görür burada. Echo yaşadığı yerin iyi bir yer olmadığını anlar. Sevdiği kişi Delta da adayı kazananlardan biridir. Onu alıp tesisten kaçarlar. Bu kaçış sırasında tesisten tandığı birinin yanına gider. Adamın adı McCord'dur. McCord onlara yaşadıkları yer ve kendileriyle ilgili gerçekleri anlatır. Daha sonra Echo, kendisinin gerçek halini görmek için Delta ile Los Angeles'a gider. Bu arada tesisin yöneticisi klonların peşine birini(Laurent) göndermiştir. Echo, gerçek haliyle görüşür. Görüştükleri bir yerde, Laurent tarafından yakalanırlar. Laurent, saçma bir şekilde gerçek insanı öldürür ama klonu öldürdüğünü zanneder. Daha sonra klonu tesise götürür. Echo artık gerçekleri biliyordur. Daha sonra anlaşılır ki ölen klon değil gerçek insandır. Daha sonra Echo, klonların da uyanmasını sağlar. Tüm klonlar özgürlüğünü kazanır ve film sonlanır. Teknik olarak; Oyunculuklar sadeydi bana göre. Zaten bilim-kurgu filmlerinde oyunculuklar genelde ön plana çıkmaz. Filmdeki tesisin yer aldığı mekânı beğendim. Gelecekte yer alan bir yer görünümü verdi bana. Görüntü yönetmenliği o kadar iyi değildi. Kadrajın iyi ayarlanmadığı sahneler yer alıyordu filmde. Renk seçimi olarak, beyaz ve turuncu renkler ağırlıktaydı. Mekânlara uyum sağlıyordu. Etkileyici bir müzik duyamadım filmde. Bu bir eksiklik bence. Konusunu yaratıcı bulduğum, tempo açısından ve filmde yer alan sahne geçiştirmeleri nedeniyle biraz puanını kırdığım, güzel bir bilim-kurgu filmiydi. Filme verdiğim puan= 7,1
yönetmeninin aksiyon fetişliğini bize sunduğu, özellikle bu sahneleriyle bile sinemada izlemesi çok keyifli bir film. bir de ewan mcgregor var tabi, cvsinde bir tane boş film olmayan adam.
Michael Bay az daha ’Kaya’ ile birlikte en iyi işlerinden birini yapıyormuş. Belki de film, düşüncesi, anlatım tarzı ve özellikle de eleştirisiyle türünün son zamanlardaki en iyi filmlerinden birine dönüşebilirdi. Ancak ne yazık ki Michael Bay filminin ikinci yarısını da çekmiş. yani ilk yarı o kadar kendinden emin ve heyecan verici geçiyor ki, daha ikinci yarıya bakmadan ’vay be bu sefer Michael Bay iyi iş çıkarmış’ diyorsunuz. ama maalesef öyle olmuyor. kendine hakim olamıyor ve başlıyor etrafı dağıtmaya, hem de hiç durmadan. evet, 2. yarının 2. Dünya Savaşından bir farkı yok. para var nasıl olsa harcayın lan! orayı da batlatın, şurayı da yıkın derken film kopuyor. sonra bir duruyor tekrar başlıyor. işte 120-160 dakika arası süreye sahip filmlerin birçoğu bir yanlışa düşüyor: 2. final. film tam bitti derken aniden tekrar başlıyor. o an ’hayır, yine mi başlıyoruz!’ diyiveriyor insan. Ada gibi bu duruma düşenlerin yanında ’Evet, işte yine başlıyoruz!’ sözünü ettiğimiz filmler de oluyor neyse ki. Mesela ’Gerçek Yalanlar’ gibi. James Cameron o kadar düzeyli ve tadında bir aksiyon yapıyor ki... Onun filmlerinin temposuna bir bakın; bir yükseliyor, bir düşüyor. yani sürekli yukarılarda dolaşmıyor, insanı bunaltmıyor. Michael Bay bir başladı mı daha durmak bilmiyor. durduğunda da o iki aksiyon sahnesinin arasında dinlenmeye vakit ayırmıyor, geçişlerde sınıfta kalıyor.(Puma, msn)Her şeye rağmen bir çok aksiyon sahnesi abartılı ve mantık hatalarıyla sarılı olsa da düşünmediğiniz sürece gayet eğlenceli ancak dediğim gibi bir yere kadar. aynı zamanda yönetmenin şiddeti belki de en çok kullandığı film diyebiliriz. bunun yanında anlatım tarzı da, ne güzel ki belli bir yaş üzerinde dolaşıyor. bazı durumlarda sadece görsel olarak olayı anlatılıyor, söze yer vermeden.2019 yılına kadar gerçekleşmesi biraz zor görünen bilimkurgusal tarafı bir yana seyri ve düşüncesi zevkli bir film Ada.(Puma, msn)(7)
Çok hoş, ilginç bir film. hiçte beklediğim gibi deildi film. Ben klasik ada filmi beklerken çok güzel bir filmle karşılaştım. İzlemeye değecek bir film.
Beyazperde.com'da gezintiye devam etmek istiyorsanız çerezleri kabul etmelisiniz. Sitemiz hizmet kalitesini artırmak için çerezleri kullanmaktadır.
Gizlilik sözleşmesini oku.