“The Best of Enemies”; senaryosunu, Osha Gray Davidson’ın “The Best of Enemies: Race and Redemption in the New South” (1996) isimli kitabından uyarlayarak yazan Robin Bissell’in yönetmen koltuğunda oturduğu ilk uzun metrajlı sinema filmi…
5 Nisan 2019 tarihinde Amerika’da vizyona giren filmin, 7.2/10 (12.169 oy) ve 3.9/5 (500 üzeri oy) olan IMDB ve Rotten Tomatoes izleyici puanı ortalamalarıyla 6.1/10 (78 yorum) ve 49/100 (25 yorum) olan Rotten Tomatoes ve Metacritic yorum ortalamaları, oylamaya katılan sayıları yeterli miktarda olmadığı için doğru fikir vermekten oldukça uzak…
O nedenle bizde, 10 milyon dolarlık bir bütçeyle çekilen ve 10,2 milyon dolarlık bir hasılat rakamına ulaşabilen bu filmi, her zamanki gibi önceliği oyuncu kadrosuna vermek suretiyle bizzat kendimiz mercek altına alarak incelemeye ardından da puanlamaya çalışacağız…
Ancak, artık neredeyse yorumlarımızda geleneksel bir özellik halini aldığı üzere ayrıntılı incelemeye geçmeden önce yine filme ilişkin ilk tespitimizi, sonrasında da naçizane ilk önerimizi paylaşalım istiyoruz…
Bu bağlamda da işe; karşımızdakinin, Amerikan ırkçılık tarihinin bir dönemi üzerinden, Ku Klux Klan gibi ırkçılığın en uç noktalarında olan bir örgütün liderlerinden C. P. Ellis’in ideolojik dönüşümünün hikâyesinin anlatıldığı bir film olduğunu söyleyerek başlayabiliriz…
Bize göre bu filmi izlerken gözden kaçırılmaması gereken temel husus, Amerikalı beyazlarca Afrika kökenli Amerikalılara karşı uygulanan sistematik baskı ve şiddet değil…
Zira bu konu, bugüne kadar defalarca işlendi…
Hem de, “The Best of Enemies” den çok daha iyi filmlerde…
Tahmin ediyoruz ki, Robin Bissell’in amacı da zaten bu değildi ve onca başarılı ırkçılık karşıtı filmin yanına bir yenisini daha eklemenin, kendisi dâhil kimseye faydasının olmayacağını o da biliyordu…
Peki, neydi o zaman?
Elbette ki, ırkçı beyaz politikalara karşı, siyahların yanında yer alan beyazlara yönelik “mahalle baskısı” ve C. P. Ellis’in dönüşüm sancıları…
Bunlar, Robin Bissell’in senaryosundan beyaz perdeye yansıyanlardı…
Fakat 4 Nisan 2019 tarihinde The Los Angeles Times ve The Seattle Times’da yayınlanan makalelerinde senaryonun bu halinin, gerçeklerin Bissel tarafından manipüle edilerek yazılmış bir versiyonu olduğunu söyleyen Katie Walsh gibi eleştirmenlerde var…
Çünkü Katie Walsh’a göre, gerçekte Ann Atwater ve C.P. Ellis’i aynı mücadele zemininde birleştiren asıl şey, Amerikan kapitalizminin, renk ayrımı yapmadan neden olduğu yoksulluktu…
Yani sınıfsal dayanışmaydı… Ve Amerikan kapitalizminin bu yapısal eşitsizlikleriyle yüzleşmekten korkan Bissel çareyi, filmin senaryosuna yaptığı (spoiler vermiş olmamak için ayrıntısına giremediğimiz) duygusal içerikli ilavelerde bulmuştu…
Tabii, Amerikan tarihinin detaylarını pekiyi bilmediğimiz için biz konunun bu kadarına vakıf değiliz…
O nedenle de, her ne kadar Walsh’un açıklamaları Bissel’in filmde anlattıklarından çok daha mantıklı olsa da, gerçekte kimin haklı olduğunu da bilemiyoruz…
Açık ve net olarak bildiğimiz tek şey, 1 Golden Globes ödüllü Taraji P. Henson ile 1 Academy, 1 Golden Globes ve 1 BAFTA ödüllü Sam Rockwell’ın sıra dışı bir performansa imza attıkları…
Belki, yine klasik bir laf olacak ama diğer yorumlarımızda da olduğu gibi yazılmayanları yazmaya, anlatılmayanları anlatmaya, söylenilmeyenleri söylemeye çalıştığımız bu satırlar filme ilişkin ilk tespitimiz olsun…
İlk önerimize gelince:
O hakkımızı da bu kez; sinemasever dostlara, “Sınıfsal analiz ve kapitalizm eleştirisinden öcüden korkar gibi korkan ve bütün bunları unutturmak için insanlara, din, dil, ırk, etnik kimlik ve cinsiyet ayrımı ile biçimlendirilmiş hamasi masallar anlatmayı tercih eden sinemacıların filmlerinden uzak durmakta yarar var” diye seslenerek kullanmak istiyoruz…
Sonuç olarak, kendi değerlendirme sistemimiz içinde, 2 yerine sırf oyuncularının performansı nedeniyle “puan olarak 2,5 verdiğimiz bu film için önerimiz de, eğer halen izlemediyseniz (Katie Walsh’un önemsediğimiz uyarılarını da dikkate alarak) “bir şans da siz verebilirsiniz” şeklinde olacak…
Keyifli seyirler…