Kültürel bir öge olarak Sherlock Holmes'a az çok hakim olduğumu zannediyorum. Bazı kitaplarını okudum, filmlerini izledim ve 2010 yılından beri biz hayranlarını sabır taşına dönüştüren son derece başarılı dizisini de takip etmekteyim. Yani onun "evreninde" neyin ne olduğunu, dediğim gibi az çok bilirim. "Mr. Holmes" görmeyi büyük merakla beklediğim, dedektifi farklı bir bakış açısıyla ele alan, kültüre yeni bir boyut kazandıran bir film. Beklentilerin oldukça yüksek olduğu bu filmi, açıkçası başarılı bulmadığım bir yönetmen olan Bill Condon üstlenmiş. Başarılı bulmamak biraz ağır oldu sanırım, filmlerini başarılı bulmadığım diyeyim en azından. Kadroda ise efsanevi Ian McKellen var ve filmi tek başına sürüklemeyi başarıyor. Önceden alışık olduğumuzun aksine, bu filmde büyük gizemler ve bunların Holmes tarafından çözülmesini beklemeyin. Bu seferki konumuz yaşlanmış, kariyerini terk etmiş, hatta hayatının son demlerine gelmiş Sherlock Holmes'un, rahatsızlığı nedeniyle hatırlamakta güçlük çektiği son işi. Bu süreçte kendisine genç bir hayranı ve onun annesi, aynı zamanda Holmes'un hizmetçisi, eşlik ediyorlar. Film kendini izletiyor ve sinemasal anlamda bazı kaliteli unsurlara sahip. Ancak hikaye akışı beni tümüyle memnun bıraktı diyemiyorum. Geriye dönerek anlatılan hikayenin daha derli toplu, daha etkileyici işlenmesini beklerdim. Japonya ile olan bağlantı da yine pek doyurucu gelmedi bana. Ancak filmin asıl derdi bunlardan ziyade, bizlere yaşlı Holmes'u izletmek. Bu anlamda farklı bir deneyim olduğu kesin.