Dünyanın Sonuna Üç Kilometre
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,5
İyi
Dünyanın Sonuna Üç Kilometre

Bir "öteki"nin taşrayla sınavı...

Yazar: İdil Hazal Acar

"Mikado" ve "Meda or the Not So Bright Side of Things" filmleriyle tanınan Rumen sinemacı Emanuel Pârvu'nun son filmi "Dünyanın Sonuna Üç Kilometre", Romanya Yeni Dalgası'nın son ürünlerinden biri. 77. Cannes Film Festivali’nde Kuir Palmiye’yle ödüllendirilen ve Saraybosna Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’yle onurlandırılan film, genel olarak yeni dalganın tüm karakteristik özelliklerini taşıyor. Film, Romanya taşrasına ve bürokrasisine yönelik toplumsal eleştiriyi ustaca işlerken diğer yandan bireysel kimlik ve aidiyet üzerine derinlemesine bir sorgulama sunuyor.

Emanuel Pârvu

Komşu kasaba Tulcea’da okuyan ve sadece tatillerde kendi köyüne dönebilen 17 yaşındaki Adi (Ciprian Chiujdea), bir gece köylerine gelen erkek bir turistle yakınlaşır. Zararsız bir konuşmadan ve fazla ileri gitmeyen fiziksel temastan sonra, Adi’yi ilk görüşümüz ağır bir dayak yemesi ve kanlar içinde kalmasıyla olur. Yüzünün adeta şekli bozulmuş, bir gözü kapanmıştır. Tek oğlunun bu kadar kötü dövülmesine çok içerleyen babası (Bogdan Dumitrache), köyün zenginlerinden Zentov’a borcunu ödeyememiştir ve oğlunun bu sebeple dövüldüğünü düşünür. Vakit kaybetmeden bir darp raporu alarak şikayetçi olmak üzere karakola gider. Buradaki polis şefi Pandele ile arkadaştır ve konunun soruşturulmasını ister. Kısa bir soruşturma sürecinin ardından gerçekten de Adi’yi dövenlerin Zentov’un oğulları olduğu anlaşılır. Fakat çocuklar düşünüldüğü gibi borç yüzünden değil, Katolik bir ahlakçılıkla, Adi’yi eşcinsel olduğu için dövmüşlerdir.

Dayağın sebebi ortaya çıktığında o noktaya kadar mahcup olan Zentov’un da, polis şefi Pandele’nin de konuyu ele alışı değişir. Çünkü Adi’nin eşcinsel olduğu için dayak yemesi anlaşılır bir şeydir. Zentov, oğullarının ceza almaması için borcu silmeyi ve konuyu kapatmayı teklif eder. Pandele’ye de erken emekliliğini tehlikeye atmaması konusunda gözdağı verir. Zaten Adi’nin eşcinsel olduğunun duyulmaması en çok köyün hayrına olacaktır. Polisler de köyün eşcinsel turistler tarafından öğrenilip huzurun bozulmasını istemezler. Adi’nin eşcinselliği, bunun gizlenmesi gerektiği ve şikâyetin geri alınması üstü kapalı bir baskıyla babasına sunulur.

Oğullarının eşcinsel olduğunu öğrenen anne ve babanın, çocuklarına davranışının yüz seksen derece değişimi tam anlamıyla kalp kırıcıdır. Epeyce ağlayıp isyan ettikten sonra; annesi, köyün rahibinin desteğiyle Adi’yi bir kurban gibi bağlayıp şeytan çıkarttırır. Filmin en zirve noktalarından biri olan bu sahnenin ardından her şey Adi için gitgide daha kötü hale gelir. Ailesi Adi’yi bir odaya kilitler, telefonunu alır, üniversite okutmaktan vazgeçer. Babanın Zentov’a söylediği “Oğlumu istersem ben öldürebilirim, ama başkası zarar veremez.” sözü ile çocuğunu sanki bir eşyaymış gibi sahiplendiğini ve üzerinde hak sahibi olduğunu görürüz. Bu esaret günleri komşu kızı Ilinca’nın Sosyal Hizmetler’i arayıp ailesinin Adi’ye uyguladığı şiddeti bildirmesiyle sona erer. Adi ne ailesinden ne de Zentov’un oğullarından şikayetçi olur. Çünkü karşılığında özgürlüğüne kavuşacaktır. Polisin, rahibin, ailenin ve Zentov’un Adi’ye karşı işlediği, büyük cezalar gerektiren suçlarının üstü örtülür, böylece Adi artık kendisi olabileceği bir yaşama kavuşabilir. Köyünden ayrılmadan önce son kez Ilinca’ya sarılır, büyük ihtimalle bir daha görmeyeceği anne ve babasına veda bile etmeden onu götürecek tekneye biner.

Pârvu'nun filminde en dikkat çeken unsur, kişisel bir trajediyi evrensel bir soruna dönüştürmesidir. Adi’nin; ailesinin ve köy halkının gözünde “düzeltmesi” gereken bir hata olarak görülen kimliği, onun bir tür içsel ayrımcılıkla karşılaşmasına yol açar. Adi’nin kendi kimliğini köy ahalisinin önüne koyması ve bununla aldığı şiddete varan tepkiler, toplumun genel yapısına bir eleştiri getiriyor. Her bir insanın içindeki karanlık ve baskıcı gücün, toplumun homojenleşme arzusuyla nasıl birleştiği, filmde keskin bir şekilde görülüyor.

Romanya Yeni Dalgası'nın belki de en karakteristik özelliklerinden biri olan minimalist anlatım bu filmde de kendini gösteriyor. Pârvu, olayları gereksiz ayrıntılarla doldurmuyor. Zira her şeyden önce, filmdeki güç ilişkileri, toplumsal normlar ve aile içindeki baskı, karakterlerin gözlerinde ve seslerinde hissedilen bir duygu haline geliyor. Fakat hikâyeyi hiçbir zamandan Adi’nin gözünden göremiyor olmamız, onu en çok ilgilendiren anlarda bile Adi’nin karenin dışında tutulması izleyicinin karakterle yakınlık kurmasına engel oluyor. Kendini zaten otoritenin yanında konumlandıran bir izleyici, bu tarz bir anlatıda, yönetmenin uyandırmak istediği duyguyu alamayabilir.

Anne ve babayı canlandıran oyuncular, (Laura Vasiliu ve Bogdan Dumitrache) kendi iç çatışmalarıyla birlikte, ailenin dinamiklerini ve köydeki muhafazakâr bakış açısını mükemmel bir şekilde sergiliyor. Kapanış jeneriğinde kullanılan şarkının filmin bütünüyle olan alakasını anlayamasam da; "Dünyanın Sonuna Üç Kilometre", Yeni Romanya Sineması’nın hafızalara kazınacak işlerinden biri olmaya aday. Cristian Mungiu’nun “Bacalaureat” ve Cãlin Peter Netzer’ın “Familiar” filmleri gibi gelecekte de sıkça tartışılacak, referans olarak sunulacak bir film.

İdil Hazal ACAR

Daha Fazlasını Göster